Kafe Bir Milyon (“Kafe Bir Milyon” Serisi 1. Öykü)

Kadıköy sokaklarında dolaşmak her zaman hoşuma gitmiştir. Ne kadar keşmekeş içerisinde olursa olsun bende huzur veren bir bilgelik hissi uyandırıyor. Her an bileğinizi burkacakmışsınız gibi hissetmenize neden olan taş döşeli sokaklar, sadece dışarıdan baktığınızda bile içerideki rutubeti hissedebileceğiniz eski apartmanlar, türlü çeşit dükkan, sokakların asıl hakimi kedilerin bıraktığı kokulu imzalar, cana yakın bir tilki izlenimi uyandıran esnaf, piyasaya çıkmış kalabalık ve ben. Bunların tamamını iksire katmak gerekiyor ki huzuru ve ardındaki bilgeliği hissedebileyim.

Geçtiğimiz Cumartesi, tüm elementlerin mükemmel oranlarla karıştığı ve bu zamana kadarki en iyi iksirin ortaya çıktığı mucizevi bir gündü. Huzur beni tamamen esir almış ve ne derse sorgulamadan yapacağım kıvama getirmişti. Hiç bir şey düşünmeden ve ne yaptığımı bilme ihtiyacı hissetmeden saatlerce yürüdüm. İşte aradığım şey; bilincimin kahya rolünü unutarak çiftliğin asıl sahibi ilkel beynimle rakı masasına oturduğu an. Antikacılar, barlar, kafeler, ıvır zıvır satan dükkanlar. Ara sıra resme giriyorlar ama bir özellikleri yok; arka alan fon ışıması. Çevremdeki her şey sadece huzurun ve ardındaki bilgeliğin elementi, görevlerini mükemmel biçimde yapıyorlar. İşte benim için zirve; uyanığım, zaman akıyor ve bilinç ikinci kadehe geçmiş.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Hava yavaş yavaş kararırken iksir de etkisini yitirmeye başladı ve uzun zaman sonra bedenimden yorumlanması gereken ilk sinyal geldi; ayaklarda karasu. Rakı masası toplandı, buruk bir veda gerçekleşti. Kafamı kaldırdım, oturacak bir yerler bakındım. İlk gözüme ilişen yere doğru yöneldim; Kafe Bir Milyon. Ne tuhaf bir isim. Gerçi isminden çok sandalyelerinin rahatlığı önemliydi benim için. İçeri girdim.

Adı gibi tuhaf bir yer. Sadece iki kişilik ve tek kişilik masalar var. Geniş bir salon olmasına rağmen tekli masalardaki sandalyeler, ikili masalardaki üçüncü sandalye gibi konumlandırılmış ancak ikili masalara sırtları dönük. İçeride karşılıklı oturmuş iki kişiden başka kimse yok. Onlar da birbirlerine bakıyor ama konuşuyor gibi görünmüyorlar. Garip masadan olabildiğince uzaktaki ikili masalardan birine doğru yöneldim ve oturacak oldum. Nereden çıktığını anlayamadığım, iyi giyimli bir garson alışılmadık bir aksan ve ses tonuyla kendisinin göstereceği yere oturmamı rica etti. Rica. Garsonun seçtiği kelimelerin önemi yoktu, konuşurken uyandırdığı duygu koşulsuz itaatti. Haliyle dediğini yaptım. İki garip müşteriye sırtımı dönerek oturur oturmaz konuşulanları net biçimde duymaya başladım;

– Erdemli davranmak ne demektir?
– Kişinin eylemde bulunurken doğal dürtülerine karşı koyarak sadece kendisinin değil başka insanların da mutluluğunu sağlamaya çalışmasıdır.
– Peki bu davranış aynı anda başka insanları mutsuz ediyorsa?
– Çoğunluğu mutlu etmesi yeterli.
– Ya bu mutluluk çoğunluğun doğal dürtüleri ile ilişkiliyse?
– Tek bir kişinin doğal dürtülerine yönelik bir mutluluktansa çoğunluğunki yeğdir.
– Çoğunluk geri kalanlarla kıyaslandığında en cahilleri oluşturuyorsa ve azınlık doğal dürtüler yerine bilinçli hakikati arzulamışsa?
– Hakikat değişkendir, daimi hakikat yoktur. Aslolan daha çok bireyin mutluluğudur.
– Kısa dönemli mutluluk arzusu uzun vadede yıkım ve sefalet getirir. İnsanlığın geleceği için mutluluktan feragat edilmelidir.
– İnsanlık. Pöh! Sizinki gibi kurgulanmış bir gelecek hiç bir zaman var olmayacak. Bir ütopyanın peşindesiniz.

Heyecanına bakılırsa konuşmaya devam edecekti ama düşük bütçeli süper kahraman kılıklı garson bir anda beliriverdi. “İki numaralı kuralı ihlal ettiniz. Lütfen size kapıya kadar eşlik etmeme izin verin” diyerek adamın konuşmasına fırsat vermedi. Son konuşan adam kalktı, hiçbir şey demeden dışarı çıktı. Garson bana dönerek adamın kalktığı sandalyeyi işaret etti. “Buyurmaz mısınız?” Ayağa kalktım, kapıya doğru döndüm. Yarım ağızla teşekkür ederek yürümeye başladım. “Öyle olsun” diye seslendi garson, “bir dahaki sefere.”

%d blogcu bunu beğendi: