Yerleşme

Yaklaşık 250 yıl olmuştu. Son muharebe; Orklarla yapılan savaş ve çöküş. Uzun süredir beklenen ancak bu kadar güçlü olacağı tahmin edilemeyen büyük Ork saldırısı. Bir süre direnmişler ancak sonunda karşı koyamayacaklarını anlamışlardı. Mahşer Dağı’nın eteklerinde kurdukları muhteşem kent Karum düşmek üzereydi. Arkasında aşılmaz kayalar, etrafında kadim surlar ile çepeçevre korunaklı olmasına rağmen uzun süre dayanamayacaktı. Parlak zırhları, Dünya üzerindeki en iyi silahları ve yüzlerce savaşçısı olmasına rağmen Karum ordusu büyük kuşatmaya sadece bir hafta dayanabilmişti. Zaten savaşmayı sevmezlerdi. Sadece zorda kalırlarsa ve vatanları tehlike altındaysa savaşırlardı. Barıştı ilk çözüm yolu her zaman.

Bu kadar fazla kabileden Ork’un hangi amaçla toplandığını, nasıl ve neden işbirliği içinde olduklarını, bu kadar silaha nasıl ulaştıklarını hiç bir zaman öğrenemediler. Surların düşmesine yakın büyük meclis toplanmış, Karum’un kadim kitabı “Kökler”de yazan ancak bin yıllardır bir kere bile akıllara gelmemiş “Son Çare”nin uygulanmasına karar vermişti. On iki üyeli meclisin bir tek üyesi bile onay vermese uygulanamazdı bu yasa. Çünkü Şehri ve sahip oldukları her şeyi terk etmek hatta belki de ölüm demekti, zira Mahşer Dağı’ndaki Sonsuz Tünel’e çekilmeyi emrediyordu. Üç ya da dört kişinin yan yana ancak geçebileceği yaklaşık yüz metrelik bir tünelle Dağın kalbine açılan yola çekilecekti Karum halkı. Son yurttaş da geçince tüneli tutan destekler yok edilecek ve giriş sonsuza kadar kapanacaktı. Lakin sonrasını, bu tünelin nereye açılacağını, bilen yoktu, olamazdı da. Zira öğrenmeye çalışmak yasaktı. Kökler ’deki ilk ve en büyük cezaya sahip yasada açıktı her şey; barış zamanında, yaşayan hiç kimse Tünel’e giremez! O yüzden bilen yoktu ama şüphe ya da sorgulama da yoktu. Eskilere herkes güvenir, irfanlarından şüphe etmezlerdi. Meclis’in kararını sorgulayan da olmadı bu yüzden; ön görülmüştü demek ki. Tüm Karum halkı emredildiği gibi şehri terk etti. Ve sonrasında Kökler’de yazdığı gibi tünel yok edildi. İnsan ya da Ork ya da Dev;  hiç birinin marifetiyle açılamayacak biçimde kapandı kapılar. Karum’a ne olduğunu da bilemedi kimse, çekilmişlerdi artık.

Giriş yok edilince uzun yolculuk başladı. Sadece meşalelerini ve yiyeceklerini almışlardı yanlarına. Tam olarak ne kadar yürüdüklerini bilmiyor kimse. Ama yol bekledikleri gibi değildi; içten içe bir umut vadediyordu. Korkulukları, işaretleri ve düzgün zemini ile yolda yürümek beklediklerinden daha kolaydı. Yaşlılar ve çocuklar zorlanmıyorlardı. Zaten sürekli iniş halindeydiler, Dağ’ın kalbine iniyorlardı. Başlarda fazla geniş değildi ve tavanı alçaktı yolun ama belirli aralıklarla kamp kurmaya olanak veren düzlükleri vardı. “Umut Yolu” demişti eskiler adına ama başta hiç kimse bir umut olduğuna inanmıyordu. Yiyecekleri bitene kadar yaşayıp, sonsuzluğa göç edeceklerini düşünürken yüreklerinde umut tohumlarının filizlenmeye başladığını hissetti bazıları. Güçlüdür umut, bulaşıcıdır da. İlerledikçe herkesin hisleri değişmişti, Yol farklıydı. Sanki geleceklerinden emin olanlar tarafından çok önce hazırlanmıştı. Tehlike hissi uyandırmıyordu; öncüler ve artçılar dikkat çekici hiç bir şeyle karşılaşmamışlardı. Nöbetçiler de öyle. Bir süre, belki dördüncü belki de beşinci günün sonunda iyice değişti yol; genişledi, yükseldi. Umudun yanına merak da eklendi; yol nereye gidiyordu?

Kaçıncı gün bilinmez; liderleri öncü gurubu durdurdu. Gözleri keskindi ama karşılarındaki muazzam yapıyı görmek için keskin gözlere ihtiyaç yoktu. Görünenin gizemi ve ihtişamı karşısında öylece durdular ve bakakaldılar. Yürüdükleri düzlüğün sonunda, Beş yüz altı yüz metre kadar ileride, yüksekliği yaklaşık Karum’un cümle kapısında kat kat büyük, kemerli ve parlak bir kapı vardı. Detaylarını göremedikleri heykeller ve figürlerle süslenmişti çevresi. Pürüzsüz yüzeyinde meşalelerinin yansımasını belli belirsiz görebiliyorlardı. Aynı meşalelerin ışığı kapının üzerinde yazan yazıları da gösteriyordu ama bulundukları yerden okumaları olanaksızdı. Ne yapacaklarını bilemediler ve bilgelerin gelmesini beklediler. Ancak onlar bile ne yapacaklarını bilemediler baştan. Kökler’i açtılar önlerine, Kapı’ya dair bir iz bulmak için nafile konuştular, düşündüler, okudular. Ancak bir ipucu bulamadılar. Zaten çoğu “Kökler”i ezbere bilirdi. Yaklaşmaya karar verdiler sonunda; belki yazılardaydı aradıkları ipucu. Gönüllüler öne çıktı ve yürümeye başladılar. Bir süre sonra muazzam kemerlerin heybeti de yazılar da daha net bir hal almaya başladı. Şöyle yazıyordu eski dilde; “Gerçek Sahibine Açılır Sadece Yeni Karum’un Kapıları.”

Durdular ve bir süre daha düşündüler. Yeni Karum’un sahibi olup olmadıklarına emin değillerdi. Ama bu kadar tesadüf olması da imkânsızdı; isim, terk etmek zorunda oldukları vatanlarının adıyla aynıydı. Hem merak hem de korku olmasına rağmen yüreklerinde, devam etmeye karar verdiler; yalnızca bilgeler ve en cesur askerler. Kemerlerin dibine kadar yürüdüler ama kapı açılmadı. Zaten ne bir menteşe ne de kapı kolu vardı görünen. Korku ve merakın yerini umutsuzluk aldı. Bir süre çaresizce beklediler. Lakin irfanları derindi bilgelerin, Karum’un binlerce yıllık birikimini taşıyordu. Düşününce anladılar bir zaman sonra; sadece bilgeler ve askerler olamazdı şehrin sahibi. Tüm Karum’lular birlikte yürümeliydi. Tekrar yola koyuldular; yaşlılar, çocuklar, çiftçiler ve diğerleri. Boşa olmadığını anladılar düşüncelerinin; sessizce ortadan ikiye ayrıldı ve yandaki duvarın içerisine doğru hareket ederek açıldı kapı!

İçeri girdiklerinde gördüklerini ya da hissettiklerini anlatan ne bir hikâye ne de bir şarkı vardır.  Yazmak ya da bestelemek istemediklerinden değil, o zamana kadar yaşadıklarının ve gördüklerinin yetersiz kalmasından yazamadılar, söyleyemediler. Karşılarında en hayalperestlerinin rüyalarına bile girmemiş bir şehir vardı. Işıl ışıl ve aydınlıktı her yer. Daha önce hiç görmedikleri ihtişamda binalara sahip sokaklar, kaynağı bilinmeyen bir ışıkla pırıl pırıl parlayan muntazam ana caddelerle birbirine bağlanıyor, bu binaların biraz daha uzağındaki evlere, aydınlatılmış alanın sınırını oluşturan tarla benzeri düzlükler eşlik ediyordu. Burası Karum’dan daha küçük ama ihtişamlıydı lakin canlılık belirtisi yoktu. Şehrin merkezine doğru ilerlediğini düşündükleri en geniş caddede yürümeye karar verdiler. Bir süre sonra yapıların arasından büyük bir meydan göründü, yol doğruca o açıklığa gidiyordu. İlerlemeye devam ettiler ancak her attıkları adımla beraber şaşkınlıkları daha da artıyordu. Muntazam zemin taştandı ama sanki yekpare kocaman tek bir kayaya şekil verilerek oluşturulmuştu. Ne kadar dikkatli bakarlarsa baksınlar taşların birleşim noktasına dair en küçük bir iz dahi bulamadılar. Yolun kenarındaki mazgallardan gelen temiz ve serin bir hava akımı vardı. Belirli aralıklarla dizilmiş direklerin tepelerinde ışık veren cam küreler asılıydı. Şehrin ışıl ışıl olmasının nedeni belli ki bu kürelerdi. İki yanlarında uzanan binaların hepsi, son derece kusursuz bir işçilikle inşa edilmiş sanat eserleri gibiydiler. Şehrin girişindekine benzeyen –ama daha küçük– kapıları ve parlak bir aynaya benzeyen pencereleri vardı. Şaşkınlık ve hayranlıkla yürümeye devam ettiler. Bu zamana kadar içinde olduklarını düşündükleri gizem, meydana varmalarıyla doruk noktasına ulaştı. Ancak bu defaki, diğerleri çözülse bile uzun süre akıllarını kurcalamaya devam edecek gibiydi. On adam boyundan daha uzun ve yaklaşık bir metre çapında, üzerinde bazı yazılar olan taş bir direğin tepesinde kocaman dikdörtgen bir levha duruyordu. Üzerinde bazı rakamlar vardı. Tam olarak şu sayılar işlenmişti; 90885-18-45-48. Hayır hayır; 90885-18-45-47. Hayır o da değil. Rakamlar aslında şöyleydi; 90885-18-45-46. Bir süre sonra anladılar; son hane sürekli değişiyordu. Ancak kısa süre sonra bu defa sondan bir önceki hane üç oluverdi. Sonra otuz sekiz, sonra otuz yedi. Bu ne çeşit bir büyüydü? Sayıların nasıl göründüğünü ve nasıl değiştiğini şimdilik bilmeseler bile bunun geriye doğru sayan bir saat olduğunu anladılar sonunda. Neredeyse iki yüz elli yıllık bir geri sayım!

Saatin yarattığı şaşkınlığı üzerlerinden atmaları epey bir zaman aldı. Öylece bakakaldılar dans eden sayılara uzunca bir süre. Ancak bekleyerek çözülmeyecekti gizem belli ki, en azından 250 yıl beklemeden! Bir süre sonra dikkatleri sütundaki yazılara çevrildi. Eski dilde yazılmışlardı ama en azından değişmiyorlardı. Kadim lisanı anlayabilenlerin sayısı hiç de az değildi. Aralarından biri öne çıktı ve yüksek sesle okudu; “Yeni Karum Halkı! Çoğalmayın, yayılmayın, sahiplenmeyin. Öğrenin ve sabredin”

İşte böyle başladı Yeni Karum Halkı’nın “yerleşme dönemi”. Önce evleri keşfettiler. Kanalizasyon yapısını, ısıtma ve soğutma sistemlerini, diğer evlerle iletişim kurmalarını sağlayan ya da merkezi bir yerden herkese ulaşabilen haberleşme sistemlerini öğrendiler. Dağın derinliklerinden gelen temiz sularla, atık suların arındırılarak dönüştürüldüğü kullanma sularının farkını anladılar. Tarlalarda, yüzeydekine benzeyen ama hiç çürümeyen ve hemencecik ürün veren bitkilere dönüşen tohumları keşfettiler. İhtiyaçlarını karşılayacak hammaddeler için türlü çeşit bitki olduğunu, tarladaki “sihirli gözlerin”, ekilen bitkinin ihtiyaçlarına göre su ve ısı dağılımı yaptığını önce inanmayarak ve hayretle ama sonra kabullenerek ve minnetle öğrendiler. Topladıkları ürünleri temel ihtiyaçları için işleyen ve onlara sunan atölyelerde kendi kendine çalışan makinalar olduğunu gördüler, korktular ve kabullendiler. Kolay kolay hasta olmadıklarını, nadiren hastalandıklarında ise onlara yardım eden sihirli eller barındıran binalarda, kendilerine verilen şifalı minik yiyeceklerle çabucak iyileştiklerini gördüler. Ancak bazı binalara girmelerinin yasak olduğunu da gördüler. Ve gördükçe emirleri hep birlikte sahiplendiler. Şehrin dışına çıkmadılar ve izin verilenin dışında hiç bir binaya girmediler. Nüfusun dengede kalacağı kadar çocuk sahibi oldular ve her şeyi ortak kullandılar.

Hayallerinin ötesinde bir yaşamları vardı ama düşünenler bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu hep. Sadece “kullanıcıydılar.” Yönergeleri takip ediyor ve ihtiyaçlarını karşılıyorlardı. Tüm bunların nasıl olduğuna dair en küçük bir fikirleri ya da bilgileri yoktu. Ancak olan biten, bir kere daha sorgulamanın yanlış olduğuna ikna etmişti onları. Şehirlerinin yok oluşu sonrası bambaşka bir hayat uzanmıştı önlerinde. Söylenenleri yaparak yaşamaya devam edebilmişlerdi. O nedenle tam iki yüz elli yıl sabrettiler. Sabrettiler ve dev dikdörtgendeki geri sayımın tamamlanmasına bir kaç saat kala en yaşlısından en gencine kadar meydanda toplandılar. Yıllardır, neyle karşılaşacaklarını bilmeden bekledikleri an gelmişti. Ne olacaksa az sonra olacaktı. Son saniyelerin her biri bir yıl kadar uzundu. Beş, dört, üç, iki, bir ve saat yok oldu. Dikdörtgen panel, içeriden gelen bir ışıkla aydınlandı ve yüzeyinde kocaman bir yüz belirdi! Bunca yıldır şehirde gördüklerinden sonra bir daha hiç bir şeye şaşırmayacağını düşünenler bile yerlerinden sıçradılar. Hatta yansıma konuşmaya başlayınca bazıları daha fazla direnemeyerek bayıldı. Ama birçoğu biraz merak, biraz da korkuyla dinlemeye koyuldular. “Merhaba Yeni Karum Halkı” diye söze başladı yansıma. “Ben Sotar Kolonisi Bilim Kurulu Sekreteri Agira. Bazılarınızı korkuttuğumu biliyor ve affınıza sığınıyorum. Bu anı sizlerle paylaşmanın daha iyi bir yolunu bulamadığımızdan karşınıza böyle çıkmaya karar verdik. Söyleyeceklerimin birçoğu size bir anlam ifade etmeyebilir. Ama gelecekte bunun farklı olmasını sağlayacak tercihi yapacağınızı düşünenlerin sayısı pek az değil” Son cümleyi söylerken gözlerinin hafifçe sağ yanına kaydığını fark etti birçok dikkatli göz. “Başlamadan önce bir şeyi daha söylemekte fayda var. Bu görüntü geçmişte, yaklaşık 1500 yıl kadar önce kaydedildi. Siz bu görüntüleri izlerken ben ve diğer kurul üyeleri büyük ihtimalle ölmüş olacağız.” Bunu söylerken de gözleri kısa bir süreliğine birilerini ararcasına hareket etti. “Öncelikle sizi tebrik ederek başlamak istiyorum. Ülkenizi zamanında terk ederek ve yönergeleri uygulayarak bu zamana kadar gelmeyi başardınız. Bundan emin olarak konuşuyorum zira şehirdeki sistem bunun aksinin olması durumunda geri sayımı başlatmayacak ve bitiminde de bu görüntüyü göstermeyecekti. Sizler için kurguladığımız kapalı ekosistem hassas dengeler üzerine kurulu ve bozulması imkânsız değil. Yerin derinliklerindeki ısı kaynakları ile elektrik üreten ve enerji ihtiyacınızı karşılayan altyapı, genetiği değiştirilmiş bitkileri tanıyan bilgisayar kontrollü tarlalar, geri dönüşüm ve yeniden kullanım ilkesine dayalı havalandırma ve sulama sistemlerimiz belli bir sayının üzerindeki nüfusu kaldıramayabilir ve çok hızlı bir çöküş yaşanabilirdi. Hiç istemesek de sizi daha az sorgulayan ve öğrenmeyen bir halk olmaya zorladığımız için bir kere daha affınızı talep ediyoruz. Gelelim asıl konuya. Uzun bir hikâyeyi kısaca anlatmaya çalışacağım”. Dinleyenlerden bazıları panelden bir öksürük sesi geldiğini düşündü. “Üzerinde yaşadığınız gezegen yakın zamanda maalesef yaşanamaz bir yer haline gelecek. Hatta sizin bu şehirde geçirdiğiniz uzun yıllar esnasında yüzey tamamen değişti. Büyük ihtimalle yaşanan kısa süreli buzul çağının ardından gezegenin ısısı eskisine göre 5 – 6 derece kadar artacak ve görece kısa sürede gerçekleşen bu değişim nedeniyle ekosistem tamamen değişmiş olacak. Mevcut türlerin neredeyse tamamı yok olarak yerini yepyeni türlere bırakacak. Ancak yerin altında sizler şimdilik güvendesiniz. Yine de korkarım bu durum kalıcı değil. Etrafında dönmekte olduğumuz yıldız maalesef ömrünün son evresine girmiş ve düzensiz bir faza geçmiş durumda. Gezegeninizdeki değişimler de bu nedenle gerçekleşiyor. Yakın zamanda kırmızı bir dev olacak ve gezegeni yutacak.” Kalabalıktan sessiz bir hayret ve korku nidası yükseldi. Agira devam etti; “Yine de endişeye mahal yok. Bu durumun gerçekleşmesi için binlerce yıl olduğunu düşünüyoruz. Ama gerçek şu ki, bu son kaçınılmaz. Bizler binlerce yıl önce bunu fark ederek uzayda kendimize yeni bir dünya bulmanın zorunlu olduğunu düşündük ve teknolojimizi bu yönde geliştirerek Sotar kolonisini kurduk. Yeni yuvamız sizden binlerce ışık yılı uzakta ama yaşama elverişli ve yıldızı daha ömrünün yarısına bile gelmemiş durumda. Ne var ki bizimle gelmeyi reddeden ve dünyanızda kalmayı tercih eden bir grup daha var; teknolojiyi kabul etmeyen ve kendi kaderlerinin o dünya olduğunu iddia edenler. Onlar sizin atalarınızdır. Bizim de kardeşlerimiz. Sizlere dünyadaki ekosistem değişikliklerinden korunmak için bu şehri yaptık ve bu zamana kadarki bilgi birikimimizi girmenizin yasak olduğu binalarda kullanımınıza sunduk. Ancak atalarınızın izinden giderek teknolojiyi reddetme ve dünyanın kaderini kendi kaderiniz olarak görme yoluna girebileceğinizi de düşündük. Bu görüşe saygı gösteriyoruz. Dünyadaki kısa süreli değişimin artık son bulduğu ve yüzeye yerleşimin mümkün olacağı zamanı bekleyerek tercihi size bırakmakta karar kıldık. Önünüzde iki seçenek var. Size sunduğumuz bilgileri öğrenme yolunu seçerek evrende yeni bir yuva bulana kadar gelişime devam etmek ya da yüzeye çıkarak yıldızın dünyanızı ve sizi yok etmesini beklemek. Seçim sizin. Ancak ilk yol için zaman çok az. Sahip olacağınız bilgileri sindirebilmek için yüzyıllarca sürecek bir öğrenme sürecine ihtiyacınız olacaktır. Bu nedenle kararınızı hemen vermeli ve çalışmaya başlamalısınız. Kararınız ne olursa olsun yanlış olmayacak. Bu kayıt az sonra sonlandığında tüm binalar kullanımınıza açılacak. Mutlu kalın” Son kelimeden sonra Agira’nın görüntüsü yok oldu.

Kalabalıktan çıt çıkmıyordu. En gençlerinden biri ayağa kalktı, hiçbir şey söylemeden ve arkasına bakmadan en yakındaki kilitli binaya doğru yürümeye başladı.

%d blogcu bunu beğendi: